<p>Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, zaman zaman içinde; orta yaşlarda bir adam ile kendi yaşına, boyuna boyuna, huyuna huyuna, suyuna suyuna uygun bir eşi varmış. Ağrısız başı, kaygısız işi varmış. Gül gibi geçinip giderlermiş. Böyle giderlerken, günlerden bir gün o huzurlu evlerine aniden bir karabasan çöküvermiş. Adamın ocağına sanki incir ağacı dikilmiş. Adama ölüm meleği çıkagelmiş: “Senin bu dünyadaki ömrün bitti. Canını almaya geldim.” demiş. Adam bir anda ne yapacağını şaşırmış. Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyık. Bir an bocalamış, sonra kendine gelmiş. Ölüm meleğine demiş ki: “Etme, eyleme! Ben daha gencim, bu dünyadan murat almadım. Oğlan evermedim, kız çıkarmadım. Onların mürüvvetlerini görmedim. Sen bana nasıl kıyıp da canımı alırsın?” Ölüm meleği: “Bu yazı böyle yazılmış. Ben ne yapabilirim ki? Benim elimden bir şey gelmez. Alırım senin canını, benim görevim bu.” demiş. Adam ne kadar yalvarsa da nafile. Bilir ama can bu… Yine de bir faydası olur diye bir teklif sunmuş ölüm meleğine: “Ben kendi canımın yerine bir can bulayım, onu al; benim canımı alma.” Ölüm meleği canı alacaktır ama adam yalvarıp yakarmış. Sonunda ölüm meleği dayanamayarak: “Peki,” demiş, “ama Allah’a bir sorayım. Kabul ederse olur.” Ölüm meleği yüce kata çıkmış, utana sıkıla Cenab-ı Allah’a durumu anlatmış. Allah da: “Yerine bir can bulursa olur.” demiş. Hikâye bu ya… Ölüm meleği tekrar adama gelmiş: “Yüce Allah senin isteğini kabul etti. Yerine bir can getir, senin yerine onun canını alayım.” Adamda bir sevinç, bir sevinç… Şöyle düşünmüş: “Anam bana hep derdi ki: ‘Oğlum, sana canım kurban.’ Anam dünya muradını aldı; oğlan everdi, kız çıkardı, torun torba sahibi oldu. Anam bana canını seve seve verir. Anam bana canını vermeyecek de kime verecek?” Gideyim anamdan canımın yerine can isteyeyim, demiş. Varır anasının yanına. Bir kaba koyup anlatamaz derdini ama içi de rahat değildir. Anası bir sıkıntı olduğunu fark eder ve sorar: “Ey benim yiğitler yiğidi oğulcağızım, gönlümün nuru, gözümün süruru oğulcağızım… Sanki senin bir derdin var. Bu güne kadar seni hiç böyle sıkıntılı görmemiştim. Anan sana kurban olsun. Derdin neyse söyle, derman olayım. Uğruna başlar koyayım. Söyle oğlum, derdin nedir?” Adam bu sözleri duyunca cesaretlenir, olanı biteni anlatır ve der ki: “Güzeller güzeli anam, beni dokuz ay karnında taşıyıp da ‘of’ bile demeyen anam… Şimdi sen bana canını ver; ölüm meleği senin canını alsın. Ben daha gencim. Bu dünyadan murat almadım. Oğlan everip kız çıkarmadım, torun torba sahibi olmadım. Ben de murat alayım, ana.” Anası der ki: “Oğlum, can aziz, can tatlı… Ben sana canımı veremem. Bilirsin, baban seni çok sever. Git, ondan iste; belki o sana canını verir.” Adam yıkılır. Başından aşağı kaynar sular dökülür. Bir umut kaplar içini: “Babam bana hep ‘Güzel oğlum, yiğit oğlum, civanın civanmerti oğlum, başımın tacı oğlum.’ derdi. Ona varayım, belki o verir. Babam bana canını vermeyecek de kime verecek?” Koşar, babasına varır. Baştan sona anlatır: “Güzel babam, yiğit babam, bu obanın hatırı sayılır ağası babam… Bana canını ver; ölüm meleği senin canını alsın. Ben daha gencim, murat almadım. Oğlan everip kız çıkarmadım. Ben de murat alayım.” Babası: “Güzel oğlum, yiğit oğlum… Can aziz, can tatlı. Ben sana can veremem. Dayın seni çok sever, git ona.” der. Adam babasından da aynı cevabı alınca daha da yıkılır. Yine de bir umutla dayısına, halasına, teyzesine, ablasına, abisine; kendisini sevdiğini söyleyen ne kadar akrabası varsa hepsine gider. Hepsinden aynı cevabı alır: “Can aziz, can tatlı; ben sana canımı veremem.” Artık gidecek kimse kalmayınca: “Bari eşimle, çoluk çocuğumla helalleşeyim.” diyerek eve döner. Eve dönünce eşi onun hâlinden hoşlanmaz ve sorar: “Hayırdır beyim? Göz açıp gördüğüm, gönül verip sevdiğim, hanlar hanı beyim… Bu ne hâl? Seni hiç böyle görmemiştim. Söyle, derdine derman olayım.” Adam anlatmak istemez ama eşi ısrar edince anlatır ve der ki:</p>