Gerçek gazetesi

Gerçek

Details

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri

Recent Episodes

SEP 9, 2026
Levent Dölek: Adalet de işçilerle gelecek
26 Ocak 2022… “Bu kişi Hablemitoğlu cinayeti zanlısı olarak şu anda ülkemiz yargısına hesap veriyor!” Erdoğan, Star TV canlı yayınında Hablemitoğlu cinayetinin zanlılarından Nuri Gökhan Bozkır’ın MİT tarafından Ukrayna’dan Türkiye’ye getirilişini böyle duyurmuştu. Bir akademisyen olan, Fethullah Gülen cemaatinin devlet içindeki kadrolaşmasını, Alman vakıflarının Türkiye’deki faaliyetlerini ele alan kitaplarıyla gündeme gelen Necip Hablemitoğlu’nun adı MİT Müsteşarlığı için de geçmişti. Nuri Gökhan Bozkır’ın ifadelerine göre, suikastı yapan ekibin başında Albay Levent Göktaş vardı. Özel Kuvvetler’de görev yapan, Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesi operasyonunda da yer alan, sonraki yıllarda Ergenekon davalarında hapis yatan Albay Levent Göktaş’ın da adının 2002 yılında MİT Müsteşarlığı için geçtiği söylendi. Hablemitoğlu cinayeti için hep Fethullahçılar işaret edilmişti. Şimdi ise Ergenekon sanığı bir albay cinayetin bir numarası olarak suçlanıyordu. Tam 20 yıl sonra yıllarca üzeri kapatılmış bir faili meçhul cinayet dosyası yeniden açılırken, Necip Hablemitoğlu’nun eşi Şengül Hablemitoğlu paylaşımında “Adalete, devlete inancımızı ve güvenimizi kaybettik…” diyordu ve kendilerine hiçbir yetkilinin ulaşıp bilgi vermediğinden yakınıyordu. 18 Mayıs 2023… Ankara 28'inci Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davada tüm sanıklar tahliye edildi! Bu olanları niye hatırlatma ihtiyacı duyduğumuz belli. Adalet Bakanı Akın Gürlek’in Uğur Mumcu ve Muhsin Yazıcıoğlu dosyalarının yeniden açıldığını duyurmasının ardından pek de bir beklenti içinde olmamak gerektiği açık. Hele ki Akın Gürlek’in “ucu nereye giderse gitsin” sözü, bu işlerin bir yere varmayacağının ilanı gibi adeta. Futbolda yönetim “hocamızın arkasındayız” dediğinde birkaç haftaya kalmaz hocanın kovulacağını anlarsınız ya; üst düzey bir devlet yetkilisi çıkıp da bir dava için “ucu nereye giderse gitsin” dediğinde de yine anlarsınız ki bu iş de bir yere varmayacak. Sebebi açık değil mi? “Ucu nereye giderse gitsin” diyen, işin ucunda büyük nüfuz sahibi mercilerin, yani aslında devletin ve/veya devletlerin olduğunu ikrar ediyor demektir. Dolayısıyla gerçekten de Uğur Mumcu cinayeti için dönemin Emniyet Genel Müdürü Mehmet Ağar’ın söylediği gibi “tuğlayı çekerseniz duvar yıkılır!”. Duvarın müteahhitlerinden ve muhafızlarından o duvarı yıkması beklenir mi? O duvarın adını koyalım. O duvar adlı adınca kontrgerilladır. NATO’nun komünizm tehdidi adı altında ABD’nin/CIA’nın üye devletlerde (bu ülkelerin iktidarlarının, ordularının vb. tam bir işbirliği ile) kurduğu işçi ve halk düşmanı gizli orduların adıdır kontrgerilla! Karanlıkta bırakılmış ne kadar katliam varsa (1 Mayıs, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi, 10 Ekim vb.) ne kadar cinayet varsa (Kemal Türklerler, Abdi İpekçiler, Bahriye Üçoklar, Uğur Mumcular, Necip Hablemitoğulları, Hrant Dinkler, Tahir Elçiler…) onun altında kontrgerillanın imzası vardır. Meseleyi bu şekilde kavradığınızda, nasıl oluyor da Hablemitoğlu dosyasındaki gibi FETÖ ile Ergenekoncular aynı suikastın sanıkları oluyor diye kafanız karışmaz. Gerçek gazetesinde “12 Eylül Terör Örgütü” başlıklı yazımızda kanıtlarıyla birlikte yazmıştık. Resmî anlatının aksine, Fethullahçıların devlete sızmadıklarını, ellerindeki NATO kartvizitiyle, ABD’nin bizim çocuklar dediği 12 Eylül paşalarının himayesinde devlete yerleştiklerini bilirseniz, olaylara farklı bakarsınız.
7 MIN
SEP 9, 2026
Başyazı: Senin yerin bizim yanımızdır! (Eylül 2026)
2023’teki seçimlerden bu yana 19 milletvekili çeşitli partilerden (İYİP 10; Gelecek 5; CHP 2; Deva 1; Yeniden Refah 1) AKP’ye geçti. 2024 yerel seçimlerinden sonra farklı partilerden AKP’ye geçen belediye başkanlarının sayısı ise 83’ü (Yeniden Refah 35; CHP 22; İYİP 9; DEM Parti 3 ve bağımsızlar) geçti. Bir partiye oy veriyorsunuz ve sizin oyunuzla seçilen kişi, karşısında mücadele etmesini istediğiniz partiye geçiyor. İşte size demokrasi! Ama burjuva demokrasisi! Oyu verenin hiçe sayıldığı, seçilenin figüran olduğu, parayı verenin düdüğü çaldığı demokrasi! Özellikle CHP’den geçişlerde yolsuzluk operasyonlarının büyük rolü olduğu açık. AKP’ye geçen tabiri caizse operasyondan yırtıyor. Örneğin, Fatma Kaplan Hürriyet (İzmit) ve Sinem Dedetaş (Üsküdar) hapisteyken, haklarında yolsuzluk operasyonu yapılacağı iddiası olan bir dizi isim, AKP’ye geçti. Özlem Çerçioğlu (Aydın) AKP’ye geçtikten sonra "ihaleye fesat karıştırma", "edimin ifasına fesat karıştırma" ve "resmi evrakta sahtecilik" suçlamalarıyla yargılandığı davadan beraat ettirildi. Tüm bunlar AKP’nin yolsuzlukla mücadele etmediği, tam tersine yolsuzlukla suçlanan kişileri partisinde topladığı anlamına geliyor. Temiz siyaset midir şimdi bu? Hayır, bunun adı düzen siyaseti! Esas mesele kişiler ve kişilerin siyasi ahlak yoksunluğu da değil. Koskoca partiler bir bütün olarak saf değiştirmediler mi kaç defa? MHP’nin, Erdoğan’a en sert şekilde hücum eden Bahçeli’nin yönetiminde AKP’nin yanına geçişi… Sonra MHP AKP’ye yaklaştı diye partiden ayrılan Meral Akşenerlerin Erdoğan’a yanaşması… Erdoğan’a karşı köprüden önce son çıkış diye oy istenen Kılıçdaroğlu’nun yaptıkları… CHP’yi Cumhur İttifakı’na katılacak hale getirmeleri… CHP şimdi Cumhur İttifakı’na katılıyoruz dese, kimse şaşırır mı? Ama eskiden olsa, olmaz öyle şey denirdi. Doğrusu biz bu olacakları söylediğimizde, çokça yüzümüze söylendi de. Ve şimdi bu sahnenin yeni partilerinin de gelecekte benzer şeyleri yapacağını söylüyoruz. Bunu, eskisiyle yenisiyle hepsinin sermayenin ve emperyalizmin çıkarlarından asla ayrılmayan düzen muhalefeti olmasından biliyoruz! Sadece muhalefet değil. Esas en kıvrak dönüşleri iktidar cephesinden görüyoruz. Fethullahçılara, ne istedilerse verenler, sonra memleketin başına musallat edenler onlar değil mi? Bir gün “bu can bu tende kaldıkça alamazsınız” dediği Rahip Brunson’u Trump’ın bir tivitiyle teslim edenler bunlar değil mi? İsrail’e soykırımcı dedikten sonra Gazze’deki soykırımı gerçekleştiren uçakların ve tankların yakıtını gönderen muhalefet mi? Bir dönem önce nas var faiz haramdır deyip sonraki dönem emperyalizmin mutemedi İngiliz Mehmet’i hazinenin başına geçirip faizleri arşa çıkaran da bu iktidar. Seçimden önce halkı muhalefete karşı “Apo’yu çıkartacaklar” diye kışkırtıp, fabrikada, işyerinde, mahallede insanları birbirine düşüren, şimdi aynı şekilde muhalefet tarafından suçlanan da bu iktidar. İşte her seçim döneminde halkın karşısına çıkıp oy isteyen partiler bunlar! Bunlar düzen partileri! Bunlar patron partileri! İşçi emekçi arkadaş! Bu düzen siyasetinin karşısında tek bir alternatif var, o da işçi sınıfı siyasetidir. İşçi sınıfı siyaseti, dikiş tutmayan düzeni sürdürmeyi değil, bu düzeni kökten ve devrimci bir şekilde değiştirmek için işçi sınıfı iktidarını hedefleyen siyasettir! Devrimci İşçi Partisi seni gerçekçi olmaya, eski ve köhnemiş düzen siyasetinden umudunu kesmeye, yeni ve gerçekçi tek siyaset olan işçi sınıfı siyasetine çağırıyor.
5 MIN
SEP 9, 2026
Ertuğrul Oruç: İsrail'in Dünya Tabipler Birliği üyeliği askıya alınsın!
Sağlık hakkı için mücadele eden küresel bir ağ olan Halkların Sağlık Hareketi (People’s Health Movement), Dünya Tabipler Birliği’nin (Dünya TB) 7-10 Ekim 2026’da Hollanda’nın Rotterdam kentinde yapacağı Genel Kurul öncesinde uluslararası bir imza kampanyası başlattı. Kampanyanın talebi, İsrail Tabipleri Birliği’nin (İsrail TB) Dünya TB üyeliğinin askıya alınması. Filistin halkı, yüzyılı aşkın süredir emperyalizm destekli Siyonist sömürgeleştirmeye ve işgale karşı direniyor. Siyonist İsrail devleti, 7 Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de yürüttüğü soykırım kapsamında hastaneleri bombaladı, ambulansları hedef aldı, sağlık çalışanlarını öldürdü ve tıbbi yardımları engelledi. Gazze sağlık sistemini felç etmek ve Filistin halkını tedaviden ve yaşam olanaklarından yoksun bırakmak, soykırımın temel bileşenlerinden biriydi. Filistin halkının kurtuluş mücadelesinde sağlık alanı, hem sömürgeci şiddetin uygulandığı hem de ona karşı direnişin örgütlenmesi gereken başlıca alanlardan biri. İsrail’e yönelik siyasi ve ekonomik yaptırımlarla askerî ambargo taleplerinin yanında, sağlık alanındaki kurumsal ilişkilerin ve İsrail TB’ye sağlanan uluslararası meşruiyetin de sorgulanması gerekiyor. İsrail TB, İsrail ordusunun Gazze sağlık sistemini sistematik biçimde yıkıma uğratan saldırıları karşısında İsrail devletinin sorumluluğunu açık ve tutarlı biçimde mahkûm etmedi. Filistinli tutsaklara yönelik işkence ve kötü muamele karşısında etkili bir soruşturma yürütmedi. Hekimlik değerlerini savunmayan ve etik ihlaller karşısında tavır almayan bir tabip birliği, Dünya TB üyeliğinin sağladığı uluslararası meşruiyetten yararlanmaya devam etmemeli. İsrail TB’nin bu tutumuna rağmen Dünya TB içindeki konumunu hesap vermeden koruyabilmesini, Dünya TB’nin yapısından bağımsız görmemek gerekiyor. Tarihsel olarak emperyalist ülkelerin tabip birliklerinin ağırlığı altında şekillenen Dünya TB, Gazze soykırımı karşısında ezenle ezileni, işgalciyle işgal edileni eşitleyen sözde “tıbbi tarafsızlık” söylemiyle İsrail’in sorumluluğunu perdelemişti. İstanbul Tabip Odası Filistin’le Dayanışma Çalışma Grubu’nun yürüttüğü ve Türk Tabipleri Birliği’nin (TTB) uluslararası alana taşıdığı mücadele, geçen yıl Porto’da yapılan Dünya TB Genel Kurulu’nda önemli bir gedik açmıştı. TTB’nin sunduğu öneri oybirliğiyle kabul edilmişti. Dünya TB bu kararla İsrail hükümetinden sağlık çalışanlarına, hastalara ve sağlık tesislerine yönelik saldırıları durdurmasını, tıbbi ve insani yardımın engelsiz biçimde ulaştırılmasını güvence altına almasını istedi. Karar ayrıca keyfî biçimde tutulan sağlık çalışanlarının serbest bırakılması ve sorumluların hesap vermesi çağrısını içeriyordu. Halkların Sağlık Hareketi’nin imza kampanyası, Porto’daki bu kazanımı İsrail TB’nin Dünya TB üyeliğinin askıya alınması talebiyle ileri taşımayı amaçlıyor. İsrail’in saldırganlığını sürdürebilmesini, emperyalizmin her türlü desteğinin yanı sıra uluslararası alanda korunan “olağan” konumu da mümkün kılıyor. İsrail TB’nin Dünya TB üyeliğinin askıya alınması, bu koruma kalkanının sağlık alanındaki ayağını hedef alan somut bir yaptırım olacak. Türkiye’deki tüm hekimleri, sağlık emekçilerini ve sağlık öğrencilerini Halkların Sağlık Hareketi’nin imza kampanyasına katılmaya, Gerçek gazetesi okurlarını da kampanyayı sağlık çalışanları arasında yayarak Filistin halkıyla dayanışmayı büyütmeye çağırıyorum. Porto’daki kazanımı Rotterdam’da yaptırıma dönüştürmenin zamanı. İsrail Tabipleri Birliği’nin Dünya Tabipler Birliği üyeliği askıya alınsın! İsrail’e tam ambargo uygulansın! Nehirden denize özgür Filistin!
4 MIN
SEP 9, 2026
Sungur Savran: Sanat alanının Marks'ı Brecht'tir
20. yüzyıl dünya tiyatrosunun ve devrimci sanatın devi Bertolt Brecht’in ölümünün 70. yıl dönümünü yeni geride bıraktık (14 Ağustos 1956). Bu sözün ağırlığını tartmak istiyorsanız Brecht’in yan sütunda yer alan şiirine bakın: “Okuyan Bir İşçi Soruyor”. Bu şiirdeki pedagojiye dikkat! Herkesin aşina olduğu olayları birdenbire başka bir ışığa yerleştiriyor şiir. Sorgulatıyor insana. O güne kadar aşina olanı yabancılaştırıyor. Ve en önemlisi cevap vermiyor, soruyor: “İşte size bir alay öykü/Bir alay da soru.” Brecht, sadece tiyatrosunda değil şiirinde de muhatabını, okurunu, işçiyi, emekçiyi, aktif ve sorgulayan özne haline getirmeye çalışıyor. Al sana sorular diyor. İş başa düşüyor! Yine işçinin başına! Yazımıza dönersek, başlığı okuyan bazı okurlarımız, “demek Brecht Marksist sanatçılar arasında herkesten daha parlak, daha önemli deniyor” diye düşünebilir. Hayır, meramımız o değil. Brecht tiyatroda bildiğimiz kadarıyla en iyidir ama esas söylediğimiz başka: Brecht’in erdemi, sanat alanının Marx’ı olması. Marx nasıl bilimde ve felsefede devrimci pratiğin bilimsel düşüncesini, kılavuzunu, fenerini yaratmışsa, Brecht de Marksist sanatın yol göstericisi, teorisyeni, diyalektisyeni olmuştur. O, Marksist sanatın özbilincidir. Önemli olan Brecht’in sanatı alımlayan topluluğu aktif ve bilinçli hale getirmeye çalışması, sanatın hayatla ilişkisini kurmasını ve görüntünün ardına geçmesini sağlamasıdır. Nasıl Marx kapitalist üretimin toplumsal biçimlerinin ardındaki derin sırrı ortaya çıkararak bütün sınıfları çağdaş toplumda kapitalist ile işçi arasındaki uzlaşmaz çelişki karşısında tavır almak zorunda bırakmıştır, Brecht de onun bilim alanında yaptığını, onun sadık bir öğrencisi olarak sanat alanında yapmaya baş koymuştur. Ve bunu fazlasıyla başarmıştır. Kimileri artık Brecht’in modasının geçtiğini söylüyor. Sanat modayla yürümez. Hayır, Brecht, Marx’a karşı 1970’li yılların sonunda başlayan büyük taarruzun sonucunda, nasıl sanat alanında onunla var olduysa yine onunla birlikte tarihin karanlığına gömülmek istendiği için açık saldırı altında kalmıştır. Bakın Bir Fransız yazar kendi ülkesinde Brecht’in defterinin dürülmesini nasıl anlatıyor: “[Brecht’in] mutlak usta gibi görüldüğü yılı, hatta ayı bile kesin biçimde saptayabiliriz: Nisan 1979. Le Monde gazetesinde, Michel Cournot oyuncuların ve seyircilerin geri zekâlı çocuk muamelesi görmesinden nefret ettiğini yazıyordu. Birkaç gazete, Ionesco’nun, Arrabal’ın [ve başka ünlülerin] imzaladığı bir manifesto ile oyun yazarı-yönetmen Brecht ile öğrencilerinin Stalinist totalitarizmini mahkûm ediyordu. Aynı yıl Guy Scarpetta Grasset yayınevinde Brecht ya da Ölü Asker başlıklı bir kitap yayınlıyordu.” Scarpetta’dan bir alıntı: “Brecht Kamboçya’da ya da Kolıma’da öldü, her nerede Marksizm kendi cisimleşmesinin canavarlığını gün ışığında ortaya koyduysa.” (Aktaran: Olivier Neveux, Brecht et les mauvais temps modernes, La Fabrique Editions, 2026, s. 16-17). Fransa’da anti-komünist “Yeni Filozoflar” Michel Foucault’nun desteğiyle 1975’te Marx’a ve fikir arkadaşlarına büyük bir taarruz başlatmıştı. Hemen dört yıl sonra sıra demek ki Brecht’e gelmişti. Görüyorsunuz, burjuvazinin ve onun yamacına sığınan zengin modern küçük burjuvazinin ideologları Brecht’i neden devirmeye çalışıyor tam da Marx’ın düşünce yoldaşı olduğu için. Sanat alanını, aynen düşünce alanı gibi, sınıf mücadelesinin dışında düşünmek en büyük hatalardan biridir. Brecht hakkında yazılacak çok şey var. Ama yerimiz yok. Bu konuda okura Devrimci Marksizm dergisinin çok yakında yayınlanacak olan 63. sayısında yayınlanacak yazıları okumasını kuvvetle tavsiye edelim.
12 MIN
AUG 17, 2026
DİP MK Açıklaması: NATO’nun uzantısı CENTO’nun mirasçısı üçlü ittifaka hayır!
Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye arasında imzalanan Ortak Savunma Anlaşması, NATO zirvesinin ardından, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik terörist saldırganlığının, kuşatma, yalıtma ve diz çöktürme girişimleriyle devam ettiği bir dönemde gerçekleşti. ABD Başkanı Trump’ın, son NATO zirvesine de damga vuran, savaş harcamalarını üye ülkelere paylaştırma politikasının devamı ile karşı karşıyayız. NATO’nun resmi coğrafyası olan Kuzey Atlantik ve Avrupa dışında, emperyalist çıkarları savunmak ve yükü paylaştırmak üzere paralel örgütlenmeler kurmanın tarihi NATO kadar eskidir. 1955’te İngiliz emperyalizminin himayesinde Türkiye ve Irak’la birlikte İran ve Pakistan’ı da bir araya toplayan Bağdat Paktı’nın; Irak’ta Arap milliyetçisi 1958 darbesi (14 Temmuz devrimi) sonrasında Irak’ın çekilmesiyle CENTO adını alan işbirlikçi yapılanmanın yeni bir versiyonu ile yüz yüzeyiz. ABD’nin Japonya, Avustralya, Güney Kore, Filipinler gibi vekilleriyle Pasifik’te inşa ettiği ittifaklar sisteminin bir kardeşi ile karşı karşıyayız. Halkımız CENTO’nun adını 27 Mayıs darbesinde, Amerikancı Albay Alparslan Türkeş’in okuduğu bildirideki “NATO’ya CENTO’ya bağlıyız” cümlesinden hatırlar. Bu cümle Türkiye’de birbiriyle en sert iç çatışmalara giren hâkim sınıfların günün sonunda hep birlikte emperyalizme biat etmesinin bir tekerlemesidir. ABD’nin “bizim çocuklar” dediği generaller, işçi düşmanı 12 Eylül darbesini “Türkiye Cumhuriyeti, NATO dâhil tüm ittifak ve anlaşmalara bağlı kalarak” (bildirideki tam ifadesiyle) yapmıştır. 15 Temmuz’un Yurtta Sulh Konseyi de tanklar ve helikopterler ile sivil halkı vahşice katlederken, F-16’lar meclisi bombalarken, kanlı eylemlerini dünyaya “BM-NATO ve diğer tüm uluslararası kuruluşlarla oluşturulmuş yükümlülükleri yerine getirecek her türlü tedbiri almıştır” diye duyurmuştur. Devrimci İşçi Partisi NATO’ya, CENTO’ya ve bu kanlı ittifakların her türlü yeni sürümüne dün de bugün de karşıdır! Anlaşmada yer alan “bir ülkeye yapılan saldırı diğerlerine de yapılmış sayılacaktır” maddesi NATO’nun 5. maddesiyle aynı içeriğe sahip ve taraflara olası bir saldırıda ortak askerî cevap verme yükümlülüğü getiriyor. Taraflar bu maddenin “savunma” içerikli olduğunu ve bölgede hiçbir ülkeyi hedef almadığını söylüyor. Diplomatik açıdan aksi bir söylemin gelmesi şaşırtıcı olurdu. Öte yandan ABD yönetiminden özellikle de Cumhuriyetçi Parti kanadından, bu ittifakın Trump’ın bir zaferi olarak sunulması önemlidir. “Önce Amerika” politikasının bir parçası olarak, Ortadoğu’da Amerikan çıkarlarını bölgesel vekillere yükleme stratejisiyle uyumludur. Bu anlamda ittifakın İran’ı hedef aldığı dillendirilmeyen ama herkesin kabul ettiği bir gerçekliktir. Devrimci İşçi Partisi, İran’a yönelik emperyalist ve Siyonist terör saldırıları karşısındadır ve bu saldırganlığa dolaylı/dolaysız destek olan tüm girişimlerin de karşısında olacaktır. Emperyalist Siyonist saldırı altındaki İran’a karşı ittifaka hayır!
14 MIN