Gerçek gazetesi

Gerçek

Details

Sermayenin yalanlarına karşı işçi sınıfının gerçekleri

Recent Episodes

OCT 13, 2026
Levent Dölek Gebze’den Aliağa’ya Smart Solar işçisinin iş, aş, hürriyet kavgası
Smart Solar ismini Gerçek gazetesi okuru öncü işçiler çok yakından tanıyor. Gebze’deki Smart Solar fabrikasında yıllara yayılan sebatkâr bir örgütlenme faaliyeti 2022 yılında sendikal yetkiyi almayı başarmış, patronun cevap olarak bir kadın işçiyi işten atmasına fabrika işgaliyle cevap veren işçiler hem kadın işçi temsilcilerini hem de sendikal haklarını söke söke almışlardı. O andan itibaren sendikal yetkiyi bileğinin gücüyle alan Smart işçileri, bu yetkiyi resmiyete kavuşturmak için de hem fabrikada hem adliye önlerinde direnmeye devam etti. Nihayet geçtiğimiz yıl 22 Ekim’de Smart Solar işçileri Gebze’de 114 gün süren şanlı bir grevin daha altından kalktı! Ve şimdi işgal, grev, direniş dalgasına Smart Solar’ın Aliağa fabrikası da katıldı! Bu Smart Solar işçilerine ne oluyor? Bu ne kavgacı işçidir? Habire işgal, grev, direniş! Hayır, Smart Solar işçisi kavgacı değil. Bilinçli ve örgütlü. Dolayısıyla da patron işine aşına göz diktiğinde yapması gerekeni yapıyor. Her işçinin olması gerektiği neyse onun örneği oluyor, gitmesi gereken yol neyse o yolu gösteriyor. Smart Solar işçileri yıllar önce Gebze’de örgütlenirken meselenin sadece yetki için gerekli üye sayısını sağlamak olmadığını biliyordu. Bir yandan işçiler sendikaya e-devletten üye olurken bir yandan da öncü işçiler, sendikalaşmayı öğrenir öğrenmez patronun yapacağı saldırıya karşı atılacak adımları planlıyor ve gerekli hazırlıkları yapıyordu. Patron işçi attığında Smart komitesi için şimdi ne yapacağız diye bir tartışma yoktu… İşgal, grev, direniş! Geriye sadece hangi vardiyada, saat kaçta başlıyoruz, iaşeyi sağlamak, dayanışmayı örgütlemek için yapılacaklar nelerdir gibi sorular kalmıştı. Bu bir sınıf mücadelesi. Mücadele de iki taraflı. Patron tarafı Gebze’de işçilere diş geçiremeyince bu örgütlenmenin diğer fabrikalara yayılmasını engellemek için harekete geçti. Önce Dilovası’ndaki fabrika daha sonra da Aliağa’da kurulan fabrika yasalar, yönetmelikler ayaklar altına alınarak, enerji üretmeyen enerji üreten panelleri imal eden fabrikalar, enerji işkolunda gösterildi. Tabii ki bu fabrikalarda derhâl patronla işbirliği içinde Türk-İş’e bağlı TES-İŞ örgütlendi. Patron kendisine taşeron insan kaynakları hizmeti yapacak bir yapı kurdum zannederken, devrimci ve öncü işçiler gizliden gizliye örgütlenerek Dilovası fabrikasındaki TES-İŞ temsilciliğini çoktan almışlardı. Dilovası fabrikası kapanıp işçiler Gebze fabrikasına ve Birleşik Metal-İş sendikasına geçince oradaki mücadelenin bu aşaması bir neticeye bağlanmış oldu. Aliağa fabrikasında ise mücadele devam etti. TES-İŞ sendikası burada patronun istediği rolü uzun süre oynayabildi. Özellikle de geçtiğimiz sözleşme döneminde Birleşik Metal-İş Gebze fabrikasında greve çıkarken, TES-İŞ Aliağa fabrikasında apar topar sözleşmeyi imzalayıp grev kırıcılığı yaptı. Her iki fabrika aynı çatı altında olsa ve birlikte greve çıksa, belki günler sürecek belki de greve dahi çıkmadan anlaşma sağlanacak olan yerde, Gebze’deki işçiler 114 günlük uzun ve çetin bir kavgaya girmek zorunda kaldı. 114 günün sonunda “yedi düvele karşı” denir ya öyle bir zaferdi elde ettikleri. Ama bir yandan grev halayları çekerken, halaydan çıkıp da son grev çayları içilirken konuşulan tek bir şey vardı: “Bir sonraki dönem için İzmir’in kazanılması lazım!” İşçi kendi göbeğini kendi kesmek zorundadır. Devletten de beklenecek bir şey olmadığı, açıkça yasa dışına çıkarak grev kırıcılığı yapanlara göz yumulmasından, barikatların ise işçilere karşı kurulmasından belli olmuştur. Smart Solar işçisi iş, aş ve hürriyet mücadelesindedir.
6 MIN
OCT 13, 2026
Türkiye yargı operasyonlarıyla sarsılıyor Yarı askerî rejimin iç çelişkileri ve sınıf siyasetinin önemi
Türkiye siyaseti içinde yargının öne çıktığı bir dönem yaşıyoruz. İsmi, hâkim ve savcı sıfatıyla muhalefete yönelik siyasi davalarla (CHP İstanbul İl Başkanı Canan Kaftancıoğlu, CHP Milletvekili Enis Berberoğlu, HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve HDP Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Adalet Bakanı olmadan önceki süreçte ise İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Ekrem İmamoğlu davaları bunlardan öne çıkanlar) özdeşleşen Akın Gürlek’in, Adalet Bakanı yapılmasıyla hızlanan bir süreç söz konusu. Bu yeni süreçte gündeme gelen davalar yine siyasi içerikli olmakla birlikte, doğrudan muhalefeti hedef almayan, tam tersine iktidar cephesinin içine uzanan, yarı askerî rejimin güç dengelerini sarsan soruşturmalar ve tutuklamalar da gündemde. Akın Gürlek bu yargı aktivitesi içerisinde muhalefete karşı siyasi davaların yürütücüsü olma imajını da büyük ölçüde değiştirmiş, sadece iktidar nezdinde değil, muhalif kesime dahi sirayet eden bir biçimde bir “temiz eller savcısı” imajı edinmeye başlamıştır. Muhalefete egemen olan ve bizim her zaman eleştirdiğimiz “tek adam rejimi” tezi, bu imaj tazelemesinde iktidar cephesine büyük yarar sağlıyor. İstibdad medyasının “Erdoğan iyi çevresi kötü” tezi ile muhalefetin “tek adam rejimi” tezi her şeyin merkezine Erdoğan’ı koymakta ortaklaşıyor. Oysa mevcut istibdad rejimini (baskıcı keyfi yönetim) tek merkezli değil parçalı bir yapı olarak görürseniz, tablo değişir. Bir tek adam rejimi yok. Yarı askerî karakterli, sivil ve askerî farklı güç odaklarının dengesi üzerine kurulmuş bir yapı var. Dört farklı grupta yargı operasyonları: Muhalefeti bastırma, yarı askerî rejim içinde güç mücadelesi, imaj operasyonları, hasar yönetimi Mevcut yargı aktivizmi tek bir merkezden yürütülmekte ise de her operasyon farklı siyasi saikleri içinde barındırıyor. Bu bağlamda dört ayrı kategoriden bahsedilebilir. Bunlardan ilki Esenyurt Belediyesi’nden başlayarak İBB ile devam eden, butlan davası ile doğrudan CHP’yi bölen ve muhalefeti bastırmaya, dizayn etmeye yönelen çeşitli operasyonlar. Bir diğer grup, muhalefet aleyhindeki baskıcı ve keyfi uygulamaların aracı olurken iktidara yakın kişi ve kurumları ise kayıran ve koruyan bir yargı imajını düzeltmeye yönelik, özellikle iktidarın kendi tabanındaki güven erozyonunu gidermeyi amaçlayan, mutlaka içinde “tuzu kuru” ünlülerin, magazin figürlerinin iliştirildiği operasyonlar. Bu tür operasyonlarda muhalefeti halkın geniş kesimlerinin zengin ve yoz bir hayatla özdeşleştirdiği kişi ve grupları savunur pozisyona itmek, böylece iktidara yönelen sınıfsal öfkenin muhalefete yönelmesini sağlamak gibi bir amaç da söz konusu. Eşcinsel derneklerine yönelik operasyonlarda da istibdad erkek egemenliğinin ve cinsiyet ayrımcılığının rüzgârıyla yelkenlerini doldurmaya çalışmıştı.
14 MIN
OCT 13, 2026
Sungur Savran: İzmir’de “Nâzım Hikmet’i evcilleştiriyoruz” sergisi
Sevdalınız komünisttir, on yıldan beri hapistir, yatar Bursa kalesinde. Nâzım Hikmet Eylül ayı İzmir’de Fuar ayıdır. Bu yıl Fuar’da özel bir konuk var: Nâzım Hikmet! İzmir Büyükşehir Belediyesi ile Folkart adlı İzmir merkezli bir şirket birlikte bir Nâzım Hikmet sergisi açmışlar. Sıradan bir sergi değil. Belediye Başkanı Cemil Tugay serginin açılış töreninde “bugüne kadar Nâzım Hikmet için açılmış en kapsamlı sergi” diye gayet iddialı konuşmuş. Cemil Tugay İzmir Büyükşehir’e CHP adayı olarak seçilmiş biri. Üstelik butlan kararı sonrası ikircikli davranışlarıyla dikkati çeken bir belediye başkanı. Kararın ardından istifa etti, ama Yeni Parti’ye de katılmadı, şaibeli bir siyasi tutum içinde. AKP’ye geçiş ihtimali bile konuşuluyor. Folkart, İzmir’in en yüksek ikiz binalarıyla, yani “Folkart Towers” ile ünlenmiş. Yüksek yapılar, lüks konutlar, A sınıfı ofisler, alışveriş merkezleri ve okul projeleriyle öne çıkan bir inşaat şirketi. İnşaatın yanı sıra sağlık, teknoloji ve madencilik alanlarında faaliyet gösteren Saya Holding adlı bir holdingin iştiraki. Yani finans kapital. CHP bu topraklarda modern kapitalizmi inşa eden parti. Folkart bir tekelci sermaye kuruluşu. Nâzım ise komünist, yani kapitalizmin düşmanı. Bu iki kurumun Nâzım ile ne ilişkisi olabilir? Folkart, adıyla bile kendine belirlediği misyonu çağrıştırıyor. Terim İngilizcede “halk sanatları” demek. Sanata ilgi duyuyor bu kapitalistimiz. (Halka ilgi duyduğunu hiç sanmayız!) Nitekim, 800 metrekare alanıyla “Türkiye’nin en büyük galerisi” olduğu söylenen, adı da aynen şirketin adı gibi İngilizce olan “Folkart Gallery” bu ilginin nişanesi olarak kendinden sık sık övgüyle söz ettiriyormuş. AKP’ye geçebileceği bile konuşulan bir belediye başkanı ile sanatsever bir finans kapital şirketi, Nâzım Hikmet’in son yıllarında hayatına değen bir şahsı, M. Melih Güneş’i küratör seçmiş, birlikte Nâzım’a el atmışlar. Üstelik çok uzun bir süre boyunca açık kalacak bir sergi düzenlemişler. 15 Ocak’a kadar açık kalacak sergi. Neden 15 Ocak? Çünkü o tarih Nâzım Hikmet’in doğumunun 125. yıldönümü! Niyet açık: Bu şanlı komünist sanatçının mutlu yıldönümünü de etkileri altında tutmaya çalışacaklar. İzin vermeyeceğiz. Sergi gerçekten çok kapsamlı. Mebzul miktarda tarihî malzeme, bol bilgi, görsel ve işitsel olanaklardan yararlanma, video odaları ve başka araçlarla sergiyi gezenlere çok şey veriyor. Küratör M. Melih Güneş hayatının eserini ortaya koymuş. Nâzım’la, onun Sovyetler Birliği sürgünü döneminde yakınlaşan Güneş, elindeki belgeleri ve bilgileri sergi ziyaretçisiyle cömertçe paylaşıyor. Nâzım Hikmet’i çok-yönlü kişiliğiyle ortaya koyuyor. “Bu sergiye gitmeyin” demem. Tam tersine gidin. O güzel insanı, insanlığın, hayvanların ve kozmosun o içten dostunu, hayatını daha iyi bir dünya yaratmaya adamış o şair ve militanı tanımaya çalışın. Ama dikkat! Sergiyi gezerken bir şeyin her an bilincinde olun. Serginin amacı Nâzım’ı tanıyanların, sevenlerin bilincinden şairin komünizmini silmek, tanımayan genç kuşakların ise o bilince asla kavuşmamaları için ileri derecede zecri tedbirler almak. Nâzım konusunda kalpazanlık! Sahte, evcilleşmiş bir Nâzım yaratmak. Sergi Nâzım’ın komünizmini, işçi sınıfı dostu, kapitalizm düşmanı hayat felsefesini neredeyse toptan gizlemek amacıyla düzenlenmiş. Nâzım’ın ailesi, eğitimi, aşk ilişkileri, şiiri, resim sanatındaki ürünleri, başka sanat dallarındaki başarıları, hapisliği, sürgün hayatı, hasretleri, dünya çapına yayılan ünü, gördüğü saygı, her şey var. Ama komünizmi, parti üyeliği, hayatının sonuna kadar örgütlü siyasi faaliyet sürdürmesi, yedi yıl süreyle “muhalif” bir komünist partiye önderlik etmesi, hayatının sonunda, ölümünden iki yıl önce Küba’da sosyalizmi benimsemiş bir halkın coşkusu içinde komünizme aklını ve gönlünü verdiği 19 yaşına yeniden dönmek istemesi, yok yok yok!
7 MIN
OCT 13, 2026
Ertuğrul Oruç: Ekim Devrimi’nin sağlıkta açtığı ufuk yol göstermeye devam ediyor
Bugün Türkiye’de geçim sıkıntısı, sağlıksız barınma ve ağır çalışma koşulları işçilerin ve emekçi halkın sağlığını bozuyor. Hastalandıklarında da randevu bulabilmek, muayene ve ilaç masraflarını karşılayabilmek, gerekli tetkikleri zamanında yaptırabilmek başlı başına bir mücadeleye dönüşüyor. Sağlık emekçileri de artan iş yükü altında bu ihtiyaçları karşılamaya çalışıyor. Oysa bir asırdan fazla zaman önce, bugünkünden çok daha sınırlı olanaklara sahip bir ülkede, herkes için sağlıklı yaşam koşulları yaratmayı hedefleyen bir düzen kurulmaya başlanmıştı. 1917 Ekim Devrimi’nin sağlık alanında açtığı ufuk bugün hâlâ bizlere yol gösteriyor. Devrimin devraldığı Rusya; Çarlık döneminin ağır mirasını taşıyan, Birinci Dünya Savaşı’nın yıktığı, yoksulluğun ve salgınların kol gezdiği bir ülkeydi. İşçi iktidarı bu koşullarda sağlık hizmetini devletin asli sorumluluklarından biri olarak gördü. Eczaneler ve büyük özel hastaneler kamulaştırıldı. 1918’de kurulan Sağlık Halk Komiserliği (dönemin sağlık bakanlığı), dağınık sağlık kuruluşlarını ortak merkezî bir kamu örgütlenmesi içinde birleştirmeye başladı. İlk Sağlık Halk Komiseri (Sağlık Bakanı) Bolşevik doktor Nikolay Semaşko’nun öncülüğünde, herkesi kapsayacak ücretsiz bir sağlık sisteminin temelleri atıldı. Sağlık hizmetinin insanın cebindeki paradan bağımsız olarak sunulması, yeni sistemin temel ilkesi haline getirildi. Bu yaklaşımın belirleyici özelliği koruyucu sağlığa verdiği öncelikti. Sağlık örgütlenmesi insanların yaşadığı ve çalıştığı yerleri de kapsıyor, esas olarak hastalıkları ortaya çıkmadan önlemeyi hedefliyordu. Aşılama ve salgınlarla mücadele, temiz su sağlanması, ana ve çocuk sağlığını korumak üzere doğumevleri ve kreşler açılması aynı anlayışın parçalarıydı. İşçiler de sendikaları ve sağlık komisyonları aracılığıyla bu çalışmalara katılıyordu. Halkın sağlığını koruma işi, emekçilerin kendi yaşamları üzerinde söz sahibi olmasıyla birlikte ele alınıyordu. Çünkü Bolşevikler sağlığı, sağlık hizmetlerinden ibaret görmüyordu. Yetersiz beslenen, sağlıksız bir evde barınan, uzun saatler boyunca tehlikeli koşullarda çalışan bir işçiye yalnızca ilaç vererek sağlıklı bir yaşam sağlayamazdınız. Bolşeviklerin programında sağlık hizmetleriyle birlikte işgününün sınırlandırılması, barınmanın iyileştirilmesi, doğum izinleri ve çocukların korunması bu nedenle yer alıyordu. Bugün ücretler ve çalışma koşulları için verilen mücadelenin aynı zamanda halk sağlığı mücadelesi olması da buradan anlaşılabilir. Elbette bütün bunlar bir anda, eksiksiz biçimde gerçekleşmedi. İç savaş, emperyalist kuşatma, doktor, sağlık emekçisi ve malzeme yetersizliği büyük güçlükler yaratıyordu. Buna rağmen toplumun elindeki olanaklar sağlık ihtiyaçlarını karşılamak üzere seferber edilebildi. Bu dönüşümün temelinde işçi sınıfının iktidarı alması, başlıca üretim araçlarının kamulaştırılması ve üretimin toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda planlanması vardı. Kamu mülkiyetine dayanan ücretsiz sağlık sistemi, Sovyetler Birliği’nde ayrıcalıklı bürokrasinin işçi demokrasisini tasfiye ederek siyasi iktidarı gasbetmesinden sonra da varlığını sürdürdü. Ancak bürokratik ayrıcalıklar sağlıkta eşitlik ilkesini zedeledi, bazı haklar geri alındı. Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasıyla beraber kapitalizme dönüş, işçi sınıfının sağlıktaki kazanımlarına ağır darbeler indirdi. Ekim Devrimi’nden bugüne geçen bir asrı aşkın sürede bilimsel bilgi ve tıbbi teknoloji çok ilerledi. Herkesin sağlıklı bir yaşam sürebileceği koşulları yaratmanın maddi olanakları da çok daha fazla. Buna karşın bu olanakların kullanımını patronların kâr hesapları belirliyor. Doktorlar dâhil bütün sağlık emekçilerinin emeği ve toplumun kaynakları sermayeyi büyütmek için kullanılıyor. Bir asır önce yoksul Rusya’da Bolşeviklerin önlerine koyduğu hedefin bugün insanlık olarak hâlâ fersah fersah uzağında olmamızın nedenini burada aramak gerekir.
5 MIN
OCT 13, 2026
Filistin direnişinin yok oluşa yanıtı: El Aksa Tûfanı
7 Ekim 2023, Batı Asya tarihinde çok önemli bir dönüm noktası olarak şimdiden emekçi halkımızın hafızasında yerini aldı. O sabah erken saatlerde gözünü açıp, haberlerde ve sosyal medyada gördükleri karşısında büyük bir şok yaşamayan, sanırız yoktur. 7 Ekim sabahı, daha Netanyahu meşhur “Filistinsiz” dünya haritasını BM kürsüsünde sallayalı bir ay kadar olmuşken, Gazze ablukası dayanılmaz bir hal almış ve Batı Şeria’daki Siyonist yerleşimlerin genişlemesi son derece hızlanmışken, Netanyahu ve Erdoğan ABD’de görüşmüş ve aralarında yeni bir normalleşmenin sinyalleri verilmişken ve Suudî Arabistan’ın da İsrail ile normalleşme yoluna gireceği haberleri iyiden iyiye duyulmaktayken, Filistin direniş örgütleri askerî olarak çok iyi planlanmış bir operasyon ile düşmanı (ve sözde dostlarını) gafil avlıyor ve Filistinli tutsaklarla takas etmek üzere çok sayıda yerleşimciyi esir ederek Gazze’ye geri dönüyordu. Filistinli direniş örgütlerinin bu haklı ve meşru eylemi, İsrail tarafından yürütülen, en kanlı aşaması iki yıl devam eden ve sayıları muhtemelen yüz binden fazla Filistinlinin katledilmesi ile sonuçlanan bir soykırım ile karşılandı. Devrimci İşçi Partisi olarak El Aksa Tûfanı’nın, Filistin halkının ülkemizdeki istibdad rejimi dâhil sözde müttefiklerinin eylemlerinin de yardımıyla yok oluşa sürüklenmekte oluşu karşısında Filistin direniş örgütlerinin hem kaçınılmaz hem de iyi örgütlenmiş bir yanıtı olduğunu defalarca belirttik. Filistin direnişinin sonrasını iyi hesaplamadan böyle bir işe giriştiğini ve dolaylı da olsa Siyonist soykırımın başlamasında rolü olduğunu iddia edenlerin ıskaladığı husus bu kaçınılmazlıktır. Burada iki şeyi özel olarak vurgulamak gereklidir. İlki, bu operasyonun başarısının iki güç arasındaki silah gücü asimetrisi veri iken sadece askerî olarak ölçülmesinin hata olacağıdır. Filistin direnişi, sadece Direniş Ekseni güçleriyle sınırlı kalmayan bir bölgesel tepkinin, zamanla diğerlerini de çekerek İsrail’in olası yanıtı üzerinde bir baskı oluşturacağını düşünmüştür. Rüzgâr böylece terse dönebilir ve Filistin üzerindeki baskı hafifleyebilirdi. Açıkçası, Direniş Ekseni bu savaşta olabildiğince Filistin’e destek olmuştur. Onun dışındaki, istibdad rejimini de içeren unsurların özellikle ilk aşamada verdikleri cılız tepkiler ise bırakın frenlemeyi, İsrail’i daha da cesaretlendirmiştir. İkincisi ise, Filistin halkı ile Filistin direniş örgütleri arasındaki ilişkiye dairdir. Unutmayalım ki, Filistin halkı bir avuç haini bir kenara bırakırsak uzun süredir neredeyse topyekûn bir savaşın içindedir. Bir intifada yoğunluğunda olmasa da Gazze’de, Batı Şeria’da, 48 topraklarında, direniş örgütlerini destekleyerek, ya da doğrudan yeri geldiğinde silah bulan silahla, bıçak bulan bıçakla, aracı olan aracını yerleşimcilerin ve askerlerin üzerine sürerek savaşmaktadır. Yüz binden fazla sivilin yanında on binlerce Filistinli direnişçi de İsrail tarafından katledilmiştir. Ama hem soykırım sürerken hem de bugün, tüm Filistin direniş örgütleri saflarını yeni savaşçılarla fazlasıyla tahkim etmiş durumdadır. Batı Şeria’da Cenin, Tulkerim ve Tubas gibi merkezlerde silahlı grupların varlığı 2024–25 boyunca hem İsrail ordusunun hem de işbirlikçi Filistin Özerk Yönetimi’nin operasyonlarına rağmen devam etmiştir. Batı Şeria ve Gazze’de halk arasında örgütlerin silah bırakmaması gerektiğini söyleyenlerin oranı %70’in üzerindedir. Lübnan'da dahi halen kamplardan giden yeni Filistinli savaşçılar Siyonistlerin karşısına dikilmektedir. Sıklıkla karşımıza çıkan, Filistin halkının İsrail’in değil de direniş örgütlerinin esiri olduğu iddiası ya liberal ahmaklığın ya da emperyalizm ve Siyonizme imanın bir sonucudur.
23 MIN